Gündökümü - Bir Uyumsuzun Notları 1
Gündökümü - Bir Uyumsuzun Notları 1

Tomris Uyar

EdebiyatAnıGünlük

E-Kitap

bitirildi

görüntüleme

Yoz bir toplum düzeninde yaşamaktan usanıp yaşamlarına son verenlere, üstlerine gaz döküp kendini yakanlara hasta gözüyle bakıyoruz. Onları ruh hastası saymakla, insanın insanca yaşamak hakkına, insan olarak yaşayamıyorsa yaşamı dışlama kararına tepeden bakıyoruz. İnsan yaşadığı toplumdan utanç duyduğu için pekâlâ canına kıyabilir, inanıyorum buna. Böyle önemli bir kararın arifesinde, benzer kararlardaki bocalamalara da yer yoktur üstelik: kaldırım kirlense de olur, banyo kanlansa da, çocuklar korksa da, dostlar üzülse de. Bu tür incelikler, kaygılar çok geride kalmıştır.
Okuma ediminin yerini bakma alalı beri bir dikizci okur türedi. Bu okur, oturduğu koltukta, elinde tuttuğu çok-satar aracılığıyla, asla adım atamayacağı egzotik iklimlerde dolaşıyor, uçaklarda güzel kadınlarla (yakışıklı delikanlılarla) her canı çektiğinde, her koşul altında, her biçimde sevişebiliyor. Gözünü romanın sayfaları arasına dayayarak sevicileri, oğlanları çaktırmadan gözleyebiliyor, aile-içi yasak ilişkilerden payını alıyor. Bu arada çağdaş dünyaya ilişkin bilgiler de ediniyor: Havaalanları, gökdelenler, hastaneler... Çok-satarların vazgeçilmez lüks mekânlarıdır bu tür yerler, bir de tabii oteller ve en son kokuların, son gözde giysilerin, gözde içkilerin reklamlarının yapılabileceği lobi-kokteylleri. Kısaca: Aslında erkeklerin iş dünyası’nda geçen, ama bu dünyaya katılan yürekli, özgür, güzel, başarılı iş kadınlarının kattığı çeşniyle renklenen bir mekân. Bu mekâna karmaşık cinsel kimlikleri olan, çoğu birbirleriyle akraba roman kişileri yerleştireceksiniz, biraz Freud katacaksınız, bir gıdım teknoloji, biraz da kadın hakları, ama ille de kanser. Bunları karıştırdıktan sonra sıcak sıcak servis yapacaksınız; soğutursanız üzülmeyin, dizi senaryosu olarak da tutulabilir bu bulamaç.
Bizim buralara yaklaştıkça, Akdeniz kıyılarına indikçe, yazarın sessizlikte yüzler arama, yüzler bulma olasılığı azalıyor gitgide. Öyle bir bölgeye geliyoruz ki, eskiden on-on beş yıl alan olaylar bir günde yaşanıp tüketilmekte. Çağımızda başka ülkelerin iktidarlarını yıkabilecek depremler, iki-üç gün içinde hızını yitirmekte. Bütün kahırları, bütün umutsuzluklarla birlikte yutan Akdeniz’e mi borçluyuz bu oynaklığı bilmem...
Bülent Bey, kedilerini her akşam apartmanın bodrum katındaki özel yüklüğüne kapatır, her sabah çıkarıp bahçede gezdirir, onlarla oynar, tüylerini tarar, pırıl pırıl eder. De, televizyonda izlediği Joe’ya bayılan, Fury’yi asla unutmayan halkımız, nedense burnunun dibinde gördüğü hayvana düşman olacak biçimde yetiştirilmiştir. Kat kapılarının önüne terlikler-pabuçlar-tokyolar yığılması pis ya da çirkin değildir de bir kedinin bir basamakta uyuklaması bağışlanmaz bir görgüsüzlük örneğidir. Çocuklarımızın hayvan sevgisi de genellikle sapanla kuş avlamak, kedinin kuyruğuna teneke bağlamak gibi eğlencelerle açığa vurulur.
İlle de bir Hazreti Ömer olsun. Biz uyurken uyanık kalan, bizim adımıza karar yeren, bize güvenli yolları gösteren bir "büyük" olsun. Ülkemizde demokrasinin uzun süre işleyememesinde bu anlayışın payı hiç mi yoktur? Sevdiğimiz yalvaçları putlaştırmamızın, putlaştırdığımız yalvaçlarınsa bizi görmeyecek kadar yukarılarda uçmasının?
Köşe yazarlarımız, sanki her konuda bilgilerine başvurabileceğimiz ansiklopediler. Onlar da nedense spektrumlarını fazlaca geniş tutmada bir sakınca görmüyorlar çoğu kere, denizcilikten hortlaklara, son elektronik araçlardan tatil köylerine, anayasadan spora kadar her dalda yazarak okurun ufkunu açmaya çalışıyorlar. "Benim bu konuda yeterli bilgim yok, kitaplara bak," diyerek çocuklarının gözünden düşmek istemeyen babalara benziyorlar. Belki de okurların bu eklektik bilgilerin temelini merak edip kitaplara başvuracağını umuyorlardır. Ama düşünüyorum da, benim yetişmeme katkıda bulunan bu yazarlar, oğlumun yetişmesinde de söz sahibi. Nedense (gönül borcu bir yana) oldukça dehşet verici geliyor bana bu durum.
Susmak. Demek aynı kaypak değer yargılarını, aynı değişmez seçici kurul üyelerini torunlarımızın torunlarına da devredeceğiz. Susalım. Kimseyi kırmayalım.
1980’lerde Türk edebiyat yaşamında ilk kere, büyük sermaye kuruluşları el attı piyasaya. İlginç bir gelişmeydi bu. Doğurabileceği sakıncaların yanısıra, hiç değilse profesyonelleşme anlayışını getiriyordu. Kamplar belirginleşiyordu; işçiler ve işverenler. O ne idüğü belirsiz amatör coşku’dan, edebiyatı özbenliğimizi nazlandırma aracı, kişiliğimizi savunma vesilesi saymaktan kurtarabilirdik. Bu arada neler oldu? Yerleşik yönetim kadrolarına dayanarak gerçekleştirilen bu değişim, grotesk örnekler sunmakta gecikmedi. Önce rengârenk dergiler türedi. Sağlıklı inceleme yazılarının yerini, çoğu zaman başlıktaki özetten bir sözcük öteye gitmeyen soruşturma yanıtları aldı. Edebiyat ürünleri, boylarını aşan çarpık-çurpuk sanat fotoğraflarıyla yayımlandı. Derken, çalakalem yazma ve daha da kötüsü çalakalem düşünme evresine girdik. Soru sorulmadan düşünce üretememe marazı baş gösterdi. (Nasıl olsa soruşturmaya verdiğiniz yanıttan telif ücreti alabiliyordunuz.) Telif ücretlerinin yükselmesi, edebiyatçının daha rahat koşullar altında çalışmasını sağlayacakken, çırpıştırma kitaplar hazırlanmasına yol açtı. Çocukluk hastalığıyla malul denemeler, işlevini yitirmiş eski günübirlik yazılar, ne varsa biraraya getirilip kitaplaştı, yani ölümsüz resmiliğe kavuştu. Yazarlarımızda, ödüllendirilme, sivrilme, herkesçe beğenilme hırsı arttı; eleştirmenlerimizin çoğunda da gençliklerinde okudukları romanlar, öyküler doğrultusunda tek-tip yazı bekleme eğilimi yaygınlaştı. Yeni örnekler üstüne kafa patlatmak neye yaradı ki? Her şey olabildiğince klasik olsa kime yetmezdi? (Belki de bu yüzden edebiyatın iç-sorunlarına eğilen dergiler, gericilikle, sağcılıkla suçlandılar.)
Kendilerini yazı emekçisi olarak görenler çok küçük bir azınlık oluştururlar. Sanatçı’lık kaygısı hep ağır basar. Sanatçı, hakkını aramak, ücret istemek gibi basit işlerle uğraşmaz, profesyonel olmaktan elinden geldiğince kaçınır. Sanatçı fotoğraflarına bir gözatın; günlük yaşamda işyerine giderken, hatta evde otururken takım elbise giydiğini, boyunbağı bağladığını, köstekli saat takıp ceymis bond çanta taşıdığını yüzünden şıp diye çıkarabileceğiniz biri, bakmışsınız, XIX. yüzyıl boheminin sigara dumanlarına dalmış gitmiş fotoğrafta. Aygaz tüpünü yenilediğini, elektrik borcunu yatırdığını, eve ekmek ve kıyma götürdüğünü inadına unutturmak istercesine koca koca ansiklopedilerin, kapitone fonların önünde bize poz veriyor. Özel yaşamın gizlenmesi gerektiği, yaşamın ancak resmi olduğunda (bohemde bile) saygınlık kazanabileceği inancının göstergeleri bunlar. Böylelikle yaşamanın ve yazmanın yerini usulca "Nasıl yaşamalıyım ve nasıl yazmam gerekir?" sorusu alacaktır.
Toplumumuzun ezici çoğunluğunu, bebekliklerinde sıkı sıkı kundaklanarak el ve kol sallama alışkanlığından yoksun bırakılan, sonraları büyüklerin yanında ses yükseltme hakkından edilen, ortaokul çağlarında erkekse kâtip gibi giyinmeye, kızsa cinsiyetinin özelliklerini gizleyen üniformalar seçmeye zorlanan kişiler oluşturuyor. Çocuk büyütme bile "topluma yararlı bir insan kazandırma" gibi ölümcül ciddilikte bir misyon oluyor bizde. Bunca çatık kaşlılık arasında bilgelik, humor nasıl barınabilir? Ancak resmi yaşamdan zaman ayrılabildiğinde dönülen özel, kişisel yaşam nasıl serpilebilir? Ortak ve saygın bir resmiyeti ayakta tutmak amacıyla yetiştirilen kişiler, kendileriyle nasıl gırgır geçebilirler?
Bedenimin bir yarısı Doğulu. Baştan beri ona söz geçiremedim. Onunla başetmeye çalıştığımda hep yenik düşerim, en sudan kaytarmaları bile önemli hastalıklarla ödetir. Belki de çok gülmekten, çok sevinmekten korkmam bu yüzden: Doğulu yarımın bir özelliği; kafamla çözüme kavuşturamadığım bir kör inanç saplantısı. "Birşey olacak, kötü birşey olacak..." sezgisi. Oluyor da. Bunca beklediğim için belki kendi elimle hazırlıyorum o mutsuzluğu ya da çöküntüyü, kimbilir.
Gözde semtlerdeki bazı kız liselerinin hemen karşısında birleşme-evleri açıldığını duymuştum. Aylıklarıyla tüketimlerini denkleştiremeyen bazı çalışan kadınların da öğle tatillerini ‘değerlendirdiklerini’ ve bu yoldan aylıklarının üç-beş katı bir gelir sağladıklarını biliyorum. Tabii bunlar genellenecek gerçekler olmayabilir, yine de varolan gerçekler. Benimki ahlak kaygısı hiç değil. Sorularım başka: Şu kız neyi dışlıyor, neyi kırıp atmak istiyor bedeninden? Sınıfının değerlerini yakıp yıkmak gibi bir saplantı içinde mi? Yoksa tam tersine bir özgürlüğün (‘Hayır’sız bir özgürlük ne demekse?) tadını çıkardığını sanıp böbürleniyor mu? Dolapdere yolunda Marlboro satan dokuz-on yaşındaki kızlar, aslında sigara mı satıyorlar?
Çevremde, yüksekokula giremeyen, sokaklarda aylak dolaşan gençler var, büyük otellerin barlarında akşam çayı içen liseli kızlar var. Hepsi iyi giyimli, bakımlı, bol paralı. Kafamdan bir hesap yapıyorum; iki paket yabancı sigara, bir konser, bir sinema, bir maç bileti en azından. Ana-babaları bu tüketimi karşılayacak güçte mi? Asgari ücreti aşan bir harçlığı?
Özgünlükten öylesine ürken bir toplumuz ki... Tarih kitaplarına bir gözat; alışıldık ölçülerin azıcık dışına çıkan bir padişaha bile ‘deli’ sıfatını yapıştırıyor ortalamayı kollayan vakanüvisler. Yeni kuşaklara bu bilgiler tek doğru olarak aktarılıyor. Aşk bile kuralları olan bir oyun bizde. Göze almak, kendiliğindenlik beklenmiyor. Bunlar bir babanın kızıyla konuşacağı konular değil ya, neyse...
Ama "Bu ülkede yaşanmaz!" diyenleri duyunca, cinlerim tepeme üşüşüyor. Çünkü bu basmakalıp yargıyı onlara belleten çevreleri, ülkemizde "cefada asgariyi, safada azami"yi yaşayan bir sınıf.
Bu gencecik, umulmadık katillere bakarken toplumumuzda özenle gizli tutulmak istenen bir gerçeği ayırdediyorum: genç yaşta, babaları yaşındaki adamlara verilen, ardarda çocuk doğuran, zamanla –çoğu kere kıskançlık sonucu– itilen, aldatılan, dövülen bu kadıncıkların iki seçeneği var: Ya ölmek ya da öldürmek. Ne boşanabilir, ne baba evine dönebilirler ne de bir yerde çalışmalarına izin verilir. Bu kadar yalın işte.
Yeni’yi bir yana bırakalım, yıllar sonra eski bir dostla karşılaşmak, araya giren zamanın neleri değiştirdiğini, neleri kesip biçtiğini görmek bile kolay göze alınamıyor.
Bu annelerin çoğu, doğru dürüst bir eğitim görmemiş, genç yaşta varlıklı esnafa varmış kadınlar. Kocaları aracılığıyla adım attıkları bu sallantılı sınıfta, yabancı dil bilen çocukları aracılığıyla durumlarını sağlama almak derdindeler. Evlerine gazete-kitap girmeyen bu çocuklar da liseyi bitirdikten sonra babalarının şirketlerinde çalışacaklar ve onların da evlerine gazete-kitap girmeyecek. Belki Playboy’a göz gezdirmede, Elle’i sökmede kullanacaklar öğrendikleri yabancı dili. Yine de onlara şu güzelim yaz günlerini zehir eden, en güzel yaşlarını kurslarda, özel dershanelerde tüketmelerine, yaşamdan böyle bezmelerine yolaçan büyüklerini bağışlayacaklar mı bilmem... Ama kendi çocuklarını yetiştirmede aynı yöntemi kullanacaklar kuşkusuz.
Bilek gücüne dayanan bir taşıt olduğundan, sandal hep bağımsızlığın bir simgesi gibi gelmiştir bana.
Beyaz adamın bir özelliği de, insanlık tarihini ve kültürünü, kendi sömürgeci atılımlarına bağlaması değil mi? Kıtalar da insanlar da ancak o elini attı mı varolmuş sayılıyorlar.
Geri bıraktırılmış bütün ülkelerin dillerini öğrenmek isterdim, diyor Baraka. Örneğin Türkçeyi. İngilizce yeni ufuklar açmıyor bize, ezbere öğrendiğimiz Fransızca da. Öbür dilleri öğrenme imkânı olmaması, emperyalizmin yeni bir numarası elbet.
Öldürülen Müslüman zenci lider Malcolm X’in uzun süre etkisinde kalmış Baraka, o yüzden bir Müslüman adı benimsemiş ama Müslüman olmamış. Zenci siyasa-yazın adamlarının birçoğu Mao’nun öğretisiyle olduğu kadar Müslümanlıkla da ilgilenmişler yaşamlarının belli dönemlerinde. Bütün dünyada, ezilen kara, sarı, kızılderili yoksul sınıfdaşlarını birleştirecek yaygın bir ortak taban ararken karşılarına hep bu iki seçenek dikilmiş: Mao ve Müslümanlık.
22 Mayıs Bir dönemde bizlere edebiyatın vazgeçilmez bir parçası gibi görünen, içinde ne serüvenler, ne heyecanlar, ne aşklar yaşanan, Batı’nın Doğu’ya açılan son penceresi sıfatını kazanmış Şark Ekspresi bugün son seferini yaptı.
Dün sabah, gözyaşları ve hıçkırıklar içinde uyandım. Yaşamak uğruna bunca çabaya değer miydi sanki?
Bugün kaçak girdim hastaneye. Çok ihtiyar bir adam getirdiler sedyeyle. Ameliyattan yeni çıkmış. Baygındı, çırılçıplaktı. Narkozdan ve kimsesizlikten tiril tiril titriyordu. Ayaz, kötü bindirmiş yüreğine. Gerçekten de kimsesi yokmuş. Tek yoklamaya gelenler, oturduğu evin sahibiyle karısı. Bu yaşta nasıl böyle yalnız yaşayabiliyor, nerede yaşıyor ki? Kirli çarşafı örttüm üstüne. Çaresiz bir erkeğin kendi örtemediği çıplaklığını örtmek kaygısıyla mı, yoksa üşüyen çocuğumu ısıtmak istercesine mi, bilemem. Bildiğim, bu hastanenin beni perişan ettiği. Kan merkezindeki kuyruklar, koridorlarda bekleşen, her türlü hor-görmeye alışmış bu küskün kalabalıklar yüreğimi kanırtıyor.
"Kalemlerimizle İşçi Sınıfının Hizmetindeyiz" yazılı dövizi okumadan almışım elime, okuyunca hemen bir genç yazara aktardım. Sorumluluğunu taşıyamayacağım kadar kocaman bir laftı bu. İşçi sınıfının hizmetinde olmak istemekle uygulamada olmak, hele edebiyata özgü değerlerden ödün vermeksizin olmayı becermek öylesine başka şeyler ki...
— Sizin yazgınız bu be şekerim, dedi Ferruh. Erkeklerinin çoğu doyumsuz bir ülkede, kadın olarak yazmak kolay mı?
— Valla elimden geleni yaptım başta, dedim gülerek. Adama bıyık, sakal, göz rengi, boy pos yapıştırdım ama tutmadı. Çok yapay geldi çabam, silip attım o bölümleri. Önemli olan, adamın iç görünüşüydü çünkü.
—Yeni birşey değil ki bu, dedi Ferruh. Eski, ünlü kadın yazarlarımızdan birine, yine eski ve ünlü bir erkek edebiyatçımız şöyle sormuş: "Hanımefendi, romanlarınızdaki aşk sahneleri çok canlı. Acaba bizzat denediniz mi?" Yani, kaç yüzyılın baskısı, alışkanlığı bu. Kimse de egemenliğinin kolayca yıkılmasına boyun eğmez. Adamı birisi sanacaklar ki seni harcayabilsinler. Sen boşver, keyfine bak. Hangimizi azıcık kazısan, dipte bu eğilimin izlerini bulursun.
Aydınlarının çoğu müzik sevmeyen, resim sevmeyen, sanata düşman bir ülkede yaşayan biri sıfatıyla yüreğim ışıdı.
Beni böyle yapayalnız bırakmasan olmaz mı? Bana başka sevgili aratmasan olmaz mı?
Şu insanlar, motorcuların hakkını savunmak gerekse dünyayı ayağa kaldırabilirler ama temelde, ünlü hikâyedeki kontes’e benziyorlar. Hani emektar arabacısını tiyatronun kapısında karda tirtir titrer bekletip oyundaki arabacı için gözyaşı döken kontese.
Ne yani? Tanrı, her gece yinelediğim şeyleri unutacak, akılda tutamayacak kadar aptal mı? Türkçeyi de artık iyice öğrenmiştir. — Her gece ettiğim dua var ya Tanrım, dedim, hani üç bölümlük olan, n’olur o sıraladığım istekleri sırasıyla yerine getiriver! Bu çıkış, namazın da, duanın da sonu oldu. İlerde, soluk alışımın kefaretini ödemek için cimnastik yapacağımı bilemezdim ki!
Küçükken, beş vakit namaz kılardım hiç sektirmeden. O zaman cimnastiği bilmiyordum; hoş bilseydim de, daha gizemli bir cimnastik olan namazı yeğlerdim o yaşta...
Erken kalkmam buyuruluyorsa, daha erkenciyimdir. Konu temizlikse, tıkanmış kuburu öğürmeden açabilirim; faşizm uygulanacaksa, ben daha amansız bir faşizm uygularım kendime. Yeter ki özgürlüğüm alınmasın da ben armağan edeyim. Biraz acınılası bir çaba bizimki, neylersiniz? Bir minibüs levhası: "Ne söylersen, bir fazlası."
— Anne palavracılara ne ceza verilir?
— Yalnız kalırlar, kendilerini dinlerler.
Kendilerine ölümcül sorular soranlar, sorularının yanıtlarını bulmak amacıyla kendilerini değil, ancak vakitlerini öldürebiliyorlar.
Ama baba birşey kavramıştı o süre içinde: bir zamanın çocukluk sevgilisine, sonra yaşamınızı paylaştığınız birine, öz çocuklarınıza duyduğunuz aşklar, büyük bir ağlamayla yıkanıp gidebilir. Geriye korkunç bir boşluk kalır belki ama yunmuş bir boşluk.
Minibüs şarkıları, uzun yol türküleri, bizim insanlarımızın, şimdilik çoğunluğu bilinçsiz insanlarımızın hikâyesini, yaşadığı ya da yaşamak istediği hikâyeyi ele alıyor. Aşkı her zaman trajik bir olgu olarak gören, ölümü ayrılığa yeğleyen, dünyadaki tek vefalı dostu saydığı arabasına, kamyonuna, sürdüğü otobüse "Sana da benim gibi çekdiren mi var?" gibi gözyaşlı, mor, iri sözler yazan yalnız bırakılmış insanların. Kentlerde şaşıp kalmış insanların.
Müziksiz bir edebiyat düşünülemeyeceği gibi edebiyatsız bir müzikten de söz edilemez. Oysa günümüzde Türkiye’de ‘edebiyatsız’ bir müzik sürüp gidiyor. El müziği ve ona alelacele çırpıştırılmış sözler: "Gidene hay hay/ Gelene hay hay", "Hür doğdum hür yaşarım/ Sana ne kime ne"... Halkın bu düzenlemelere "aranj makamı" demesi boşuna mı? Halkımızın duyarlığına göre gerçekten çok "hafif" bir Türk müziği.
— Var mısın birlikte intihara? İki kişi daha kolay olur.
— Varım ama nasıl?
— Ben derim ki, denize girip yürüyelim bitene kadar.
— Keskin toplumcularımız kızar. Yüksek sesle gülene bile kızıyorlar. Sonra intihar, zaten dünya görüşümüze uygun değil. Üçüncüsü: Ben, üşüyünce çıkarım.
İki kişi yalnız kalmaktansa, kalabalıkta yalnız olmak çok daha kolay.
Deriyi yüzerken, kasaplar birer cigara tüttürdüler. Ilık, kesilmiş gövdeden yükselen buğu havaya karıştı. Erkekliğini göstermek zorundaki bir erkek çocuk, elinde bıçak, gözlerinde müthiş bir ürkü, öylece duruyordu. Her an bayılacak gibiydi. O anda kanıtladığı erkekliği, ilerde ne gibi kayalara toslayacak acaba?
Geçen bayram, küçük Sultan, eline tutuşturdukları derisi yüzülmemiş, kanlı bir kurban başıyla ağlayarak gelmiş evine. "Ana ana," demiş Gülizar’a, "bak nasıl güzel bakıyor! Ben nasıl yeyim bunu?" Yoksullara dağıtılan parçalar bunlar işte.
Sabah, mahkemedeydim yine. Baktım, blucinli kızlardan yeldirmeli teyzelerden, kalın çoraplı ev hanımlarından oluşan bir kalabalık, bizim duruşma salonunun kapısına birikmiş. Önce ne olduğunu anlayamadım. Saçları yeni İslâm modası gereğince pahalı bir başörtüyle kaşlarına kadar örtülmüş; yüzü boyalı, beyaz pardösülü bir kızcağız –onaltı onyedi yaşlarında var– davanın yıldızıymış meğer. Kendisinden çok yaşlı (sonradan 26 yaşında olduğunu öğrendik) bir adamdan boşanmak istiyormuş. Çünkü iktidarsızmış kocası. Kadınlar kalabalığı, davayı önceden izlemişler; kimi yemeğini ateşte bırakıp, kimi çocuğunu yanına takıp koşturmuş duruşmaya. Kız, öyle şeyler anlatıyormuş ki aklım dururmuş. Aksilik bu ya, yargıç gizli celse yapmaya karar verdi. Ve kıza artık bu saçmalıkları dinleyemeyeceğini bildirdi. "Adamın bacaklarını nasıl ayırdığı gibi ayrıntılardan vazgeçip asıl konuya gelmesini" ihtar etti. Kadınlarda bir telaş, bir üzüntü. Sonradan gelenler, kulaklarını kapıya dayayarak dinlemeye çalıştılar. İçeri girdiğimizde, yargıç mosmor kesilmişti, zabıt kâtibinin elleri titriyordu. Mahkemede bir orji! Sade’ın bile aklına gelmezdi herhalde.
Kan-bağı denen kavrama hiçbir zaman inanmadım. Bilerek, seçerek sevmek istedim bağlanacaklarımı, dostluk kuracaklarımı.
Alışkanlık; kişiliğin gelişimini, kendini bulmasını sağlıyor evet ama bir sınıra kadar. Sizi o sınıra götüren iti, bakıyorsunuz sınırda karşınıza dikilmiş, yolu tıkamış. O tuzağa düşmemeli. Her büyük tutku gibi alışkanlık da (belki de en büyük tutkudur!) Fethi Naci’nin deyişiyle: "yıkımının tohumunu içinde taşıyor".
Garip bir ölçü alışkanlık. Sevgi, aşk, dostluk, ancak bu ölçüye vurulduğunda anlam kazanıyor. En ufak ayrıntılarda bile.
Böylesine ‘ters’ bir yapının harcını karanlara, bu gudubete verilen emeğe acıdım ama sonra nasıl olsa içinde onların oturmayacağını düşünerek avuttum kendimi. Herhalde hazır mutluluk arayan birileri geçecek bu eve. Yeni oda takımları, yeni perdeler falanla. Bir-iki yıl içinde, eşyalar dökülmeye başlayacak, yerine yenileri alınacak hemen. Onarma sözkonusu değil günümüzde. İnsanlar eşyalarından hemen vazgeçebiliyorlar. Onarma, alışkanlık belirtisi olsa gerek, taş çatlasa yanından ayırmama isteği.
Bu beden, ne kadar giderse o kadar gitsin. Çok darda kalmazsam –ne bileyim hiç tanımadığım bir belirtiyle karşılaşmazsam– ona güvenmeyi yeğlerdim. Bunca yıl hayladık ne olsa birbirimizi.
Ne güç aslında! Bir çiçeğe, bir çocuğa sizin gözünüzle bakamayacak, bakmak istemeyecek, temel çıkarları ve gelir kaynağı, sizin gönül verdiğiniz düzenin, dünya görüşünün tam karşısında duran, bu düzenle beslenen birine derdinizi açacaksınız.
İyi ki oğlumun yükseköğrenim görmesi çok önemli değil benim için. Televizyon onarımcısı, bakır ustası, basımevinde dizgici olabilir. Yeter ki, meslek hırsı, yaşama sevincini altetmesin.
Ramazan da Eylül’e rastladı bu yıl; boğazıma bir düğüm oturdu. Günün akışı değişecek artık sokaklarda. Kimi içkiciler, karaciğer dinlendirme amacıyla içmeyecekler. Kadınlar, incelme kaygısıyla oruç tutacaklar. Fırınların önünde pide kuyrukları uzadıkça uzayacak. Herkes iftarı düşleyecek boyuna. Elinde çatal, önünde zeytin, kulağı tetikte. Her gün yediğinin üç katını bir öğünde mideye indirecek. Orucun amacını anlayamadım gitti. Dünya nimetlerinin tadını anlayın mı demek, dünya nimetlerini hırsla kapışın mı?
Sanatı içinde kavgasız, kendiyle kavgasız kalmamalı sanatçı. Ölü dalga çırpıntısını, bir kasırgayla karıştırabilir yoksa.
"Hayır" demek gibi olağan bir özellikten yoksun olduğum için gittik o gece diskoteğe. İlk gidişimdi, herhalde sondur da. Gençlerin diliyle "mantar"mış, "naftalin müzik" çalınıyormuş. Orkestra adıyla birleşen üç-beş amatör coştular birara, çağdaş müzik yapmaya başladılar. Ne gariptir, aşk da müzik de yapılmaya başlandı artık.
Ölen ister namuslu biri, ister çıkarcının teki, ister yaşarken varlığıyla herkesi bezdirmiş bir ukala olsun, sözler değişmez. En büyük sahtekârlığımızdır: ölünün arkasından iyi konuşulur. İyilik, cesetler arasında eşit olarak dağıtılır.
Bursa’da mola veriliyor. Bursa tümüyle bir çarşı. Kötü, aylak bir çarşı. Yeşilliğini falan göremedim. Çarşı olmaya öyle alıştırmış ki kendini.
Yine de kara bahtlı anası Enola Gay’in adını taşıyan bir uçaktan Hiroşima’ya bombalar yağdıran savaş pilotunu yalnızca yazıyla değil ellerimle öldürmek isterdim.
Doğuramamalarına yandığınız erkekler vardır. O güzel, korkunç sancıyı yiğitçe çekmek, sonra o büyük tada varmak hakkı onlardan esirgenmiştir doğaca. Hele haksız yere, salt dişiliklerinden ötürü ana olabilen bazı kadınları düşündükçe, nerdeyse öfkelenirsiniz o yasaya. "Marquez doğurgan bir erkek," diyorum işte.
Turizm, kendi ülkelerinde katolik, tutucu olanların başka ülkelerde orospuca davranmalarını sağlamak mı demektir? Kendi öz halkını incitmek pahasına?
Çarpışarak ölmek kadar açıklayıcı bir eylem düşünemiyorum.
Asıl terkedilenin, terkeden olduğunu anlamıyor ki kimsecikler. Terkeder görünen, neşteri ortak yaraya batırabilendir çünkü, bu güç iş ona bırakılmıştır. Yitirdiklerini, yitireceklerini, çekeceği acıları bilse de gerekeni yapmak zorundadır. Daha az’la uzlaşmacı değildir.
Turgut’un kalça kırığı ameliyatından sonra bir fizik tedavi uzmanına gitmek zorunda kaldık. Yani Doktor’a. Bekleme odası, hıncahınç doluydu. Sol serçe parmaklarını diledikleri gibi oynatamayan lüks bayanlarla topal köylüler, oğullarının kucağında gelen felçliler, eşit koşullar altında sıra bekliyorlar.
Düşünün: tam anlamıyla katılacağınız nitelikte bir örgütün kurulmasını önce başkalarından bekliyorsunuz. Siz katılmadan, sorumluluğu paylaşmadan; sonradan, uygun bulursanız katılacaksınız.
Kendimle barışık değilim bugün. Bir kadın bir erkeğin çamaşırını yıkıyorsa, yemeğini pişiriyor, evini ev ediyorsa, mutlaka onun dünyasının bir parçasıdır; bunu gizlemek çoraklıktır. Kaçındığım şey, sanırım, televizyonda "kusursuz, mutlu burjuva aile" propangandası havasında belireceğiydi evcek yaşadığımız olağan durumun, bir de her–fotoğrafa–kafasını–uzatan durumuna düşmek.
Yazma isteği... Yazma isteği; anında yaşamak, biriyle konuşmak, bir konuğu ağırlamak, yani çevremi görmekten, gözlemekten alıkoyamıyor beni. Dışarda sürüp giden büyük hikâye’ye kapıyı kapayıp onu hikâye etmekten yana değilim.
Havanın yüzü nasıl asık! Yine de bahçe duvarlarına sıralanan gençlerin sayısında bir azalma olmadı. Bizim buralar, bu yığma semtler, "tepkisizler"le dolu. Bütün gün oturuyorlar; ya bahçe duvarlarında, ya özel arabaların içinde. Kapılar açık, müzik dinliyorlar. Bacaklarını sallıyorlar ağır ağır. Koşmak, kızmak, konuşurken el-kol sallamak gibi doğal tepkilerden yoksunlar. Durumlarından hoşnutlar mı, birşeye mi öfkeleniyorlar, ilgi çekmek mi istiyorlar, anlaşılmıyor. Zaten en sık kullandıkları sözcük: "Fark etmez". "Boşver", "Boşvermişim Dünyaya", "Varsın Yansın Dünya", "Sev Kardeşim" gibi şarkılar bu gençler için yazılıyor, şampuan ve krem reklamları onlara sesleniyor. Oturuyorlar, kat kat giyinip kumaş ve yün tüketiyorlar. Amerikan sigarası, o yoksa, sizin içtiğiniz herhangi bir sigara. Arasıra güldükleri oluyor, yalnız kendi aralarında önceden kararlaştırdıkları şakalara. Kolaylık adına herhalde. Kızlar uzun saçlı, ince, çatısız. "Dilerseniz", "Çok çok mersi", "katkıda bulunmak" gibi TV sözcükleriyle konuşuyorlar. Erkeklerse, kadınsı: yaylanan kaşlar, yumuşak ses, daracık omuzlar. Uluslararası burjuvazinin yeni değerleri bunlar: Su renkleri, ılıklık, esneklik, yumuşaklık, bol bol kumaş. Koca Gatsby modası. Amerika’nın yine belverdiği 30’ların modası: İçe kapanma, edilginlik. (Oysa Fitzgerald, her kitabına dirim koymayı başarmış, serüvenci, savaşkan, çılgın bir yazardı.) Tepkisizler; düşünenleri, okuyanları, savaşanları küçümsüyorlar. Özgürlük peşinde onlar. Özgür olsalar ne değişecek acaba böyle ot gibiyken?
Çiçekleri tanımıyorum pek, adlarını bile doğru dürüst bilmiyorum. Ama açsınlar istiyorum, gözümün önünde serpilsinler, balkonu sarsınlar. O zaman tanıyabilirim ancak, tanışırız.
Sinekulüpler, Mezun Birlikleri, Dernekler, oldum olası itmiştir beni. Geniş kalabalığa açık olmayan aileiçi toplulukların tümü.
Beğen0